İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İnsanlık Bu Krizde Aynı Gemide

Koronavirüs yaşam biçimimizi, sosyal ilişkilerimizi, tüketim alışkanlıklarımızı köklü biçimde değiştiriyor. En yakın geleceğin en iyi ihtimalle ‘’yarın’’ olduğu bugünlerde herkesin aklında pek çok soru var. Bu dönemde fiziksel mesafeyi sürdürürken belirsizlik ve kaygı duygusu ile nasıl başa çıkılır? Empati duygusu neden önemli? Karantinanın uzaması akıl ve beden sağlığımızı nasıl etkiliyor? Ruh sağlığımızı nasıl koruyabiliriz? Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü, Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Programı öğretim üyesi Doç. Dr. Deniz Albayrak Kaymak ve Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Bölüm Başkanı Doç. Dr. Adil Sarıbay ile konuştuk.

Mesafe: Sosyal mi fiziksel mi?

Koronavirüs salgınına karşı kimi uzmanlara göre sosyal mesafe en doğru önlem olsa da bazı görüşlere göre de bu konuda doğru tanım “fiziksel mesafe” tanımı. Salgınla birlikte oluşan izolasyon gerekliliğinin adını tam olarak nasıl koymak gerekiyor?

Deniz Albayrak Kaymak- Haklısınız, sosyal dendi ama fiziksel mesafe kastedildi. İki kavram eş anlamlı değil. Fiziksel mesafe, sosyal mesafe getirecek demek değil. Teknolojik olanaklar sayesinde evde tek başına kalınsa bile sosyal yalıtlanma yaşanmıyor.  Bu duruma güvenli bedensel uzaklık da denebilirdi.

Adil Sarıbay – Konuyla ilgili daha yakın zamanda çıkan makalelerde de doğru tanım olan fiziksel mesafe kullanılmaya başlandı. Diğer insanlarla birlikteyken de yalnızlık hissedilebilir, sosyal mesafe diğer insanlarla birlikteyken de görülebilir. Ancak bu dönemde fiziksel mesafeye rağmen kısıtlı da olsa sosyallik devam ediyor. Bu nedenle sosyal mesafeyi azaltmak doğru bir tanım değil.

Belirsizlikte bireysel denetim gücümüzün sınırlarıyla yüzleşiyoruz

Salgınla birlikte oluşan en önemli durumlardan biri de belirsizlik. Bu durum insanlar için neden endişe vericidir? Belirsizliğe ve gelecek kaygısına karşı nasıl bir tutum sergilenmeli?

Deniz Albayrak Kaymak -Aslında yaşam belirsizlikle başlıyor ve bitiyor. Ne doğuşumuz ne de ölümümüz elimizde. Denetleme gücümüz sınırlı. Ancak belirsizliğin verdiği varoluş kaygısından kaçınmaya yöneliyoruz. Kimileri bu amaçla, ölümünü planlıyor, bu konuda bir sektör bile var. Belirsizlikle sürekli yüz yüze yaşamak zor. Bilgeliğimiz belki artabilir ama herkes derviş olamaz. Dolayısıyla kendimizi meşgul etmenin sayısız yolunu buluyoruz. Günlük yaşamımızı ömrümüz hiç bitmeyecek gibi, sanki dokunulmazız gibi sürdürüyoruz. Kaçınmanın bir derecesi yaşamı sürdürmek için gerekli. Bize bir amaç, disiplin ve güdü veriyor. Ama işte şimdi içinde bulunduğumuz gibi durumlar bizi bireysel denetim gücümüzün sınırlarıyla yüzleştiriyor. Bunu kabul edip yola devam etmekten başka çıkış yolu yok. Zira unutmayalım öbür uçtaki bir belirlenmişlik de çekilmez olurdu. Bakalım bugün neler olur demek lazım, yani hafif düzeyde bir maceracı ruhu geliştirmeli.

Adil Sarıbay – İnsanlar belirsizlik durumunda boşlukları kendileri doldururlar. Böyle dönemlerde çeşitli duygusal ve dürtüsel hedefleri olan mesajların ve hurafelerin daha çok yayılmasına uygun bir zemin ortaya çıkıyor. Öte yandan bu tür durumlar, insanların kaygılarını bastırmadan veya inkâr etmeden ancak çığırından da çıkmayacak düzeyde tutarak hayata devam edebilme kapasitesine de işaret ediyor. Bu nedenle ben normalden daha fazla belirsizlik içeren dönemleri hayatın gerçekleriyle daha barışık hale gelebilmek için iyi bir fırsat olarak görüyorum. Gelecek kaygısını doğru yönlendirmek lazım. Bu kaygıyı anlam arayışına ve hayattan alınan tatmine döndürmek belki de asıl kritik olan. Derste, ofiste vs. yaptığımız en basit şeylerin, hatta dışarı çıkıp yürüyüş yapmanın bile bizim için lüks hale geldiği bir dönemdeyiz. Bunlar her zaman olabilir, başka afetler nedeniyle de başımıza gelebilirdi.  Araştırmalara göre bazı insanlar, temel inanışların sarsılmasıyla beraber travma sonrası ciddi bir kişisel gelişim yaşıyorlar.

Salgın neleri değiştirecek?

Belirsizlik ve gelecek kaygısı, salgın bittikten sonra da bireylerin yaşamlarına yönelik alışkanlıklarını ve davranışlarını değiştirecek gibi görünüyor. Bundan sonraki hayatlarımız daha “Kontrollü bir sosyallik” ortamında mı seyredecek dersiniz? Çekirdek ailenin öne çıkması, doğaya yakın bir yaşam gibi tercihlere mi yönelecek insanlar?

Deniz Albayrak Kaymak – Bu deneyimden sağ çıkarsak herkes aldığı dersin düzeyine göre değişmiş olacaktır. Mesele bu değişimin ne kadar kalıcı olacağı. Doğayla içiçe yaşamanın yaygınlaşabilmesi için onun öncelikle korunması ve görmüş olduğu zararın onarılması gerekiyor. Bunun için de anamalcı, yayılmacı, sömürge düzenlerin sona erdirilmesi şart. Aksi halde, yine kendimizi başka krizlerle yüz yüze bulacağız. Bunların üstesinden ancak bilimle, akılla, dayanışmayla gelebileceğimizi anlayana kadar bu döngü sürebilir. Ancak doğayı artık bize uzun süre veremeyecek kadar tahrip etmiş durumdayız. Bunu görmek için etrafa bakmak yeterli, iklimbilimci olmamız gerekmiyor.  

Umarım bu virüsün yaşattığı durumlardan dersimizi almış olarak çıkarız. Çocuklarımızı şiddetten, savaştan, yoksulluktan, açlıktan, tecavüzden, ölümden koruyamadık. Kendimizden zayıflar üzerinde zorbalık yaptık. Hayvanlara kölelerimiz gibi davrandık. Doğaya bize özel sonsuz kaynak yatağı olarak yaklaştık. Yani kendimiz dahil hiçbir varlığa saygı göstermedik. Oysa ortalık imdat çığlıklarıyla inliyordu, görmezden geldik. Umalım toplumsal bilincimiz uyanmış olarak varalım bu virüs salgınının sonuna. Her bağlamda yeni bir düzene geçmek üzere toplumsal sorumluluk alalım. Aksi halde kendi yokluğumuzu kendi elimizle getiriyoruz.

Adil Sarıbay – Ben biraz kötümser bir yaklaşımla pek ciddi değişiklikler olacağını beklemiyorum. Salgının hemen sonrasında hiper sosyallik görülecek, herkes aileleriyle bol bol vakit geçirip birbirini önemseyecektir ama bunun uzun vadede değişiklik getireceğini düşünmüyorum. İnsan yine standart duruma adapte olacaktır çünkü bizler fiziksel ve psikolojik uyaranlara her zaman uyum sağlamaktayız. Bir de başına bireysel düzeyde felaketler gelen insanların mutluluk seviyesi ciddi anlamda düşer ve hayata bir daha tutunamaz sanılıyor ama felaketleri yaşayan insanlarda mutluluk hali zamanla eski seviyesine çıkabiliyor. Türkiye’de daha önceki felaketlere gösterdiğimiz tepkilerde olduğu gibi koronavirüs bir süre daha konuşulacak ve zamanla gündemden düşüp belki de tamamen unutulacaktır.  

Ruh ve beden sağlığı için dayanışma şart

İstatistiki analizler, medyada yer alan haberler, teyit edilmemiş bilgiler, gelecek vaka/ölümlere dair tahminlerde bulunmak gibi durumlar kaygı ve panik duygularını da arttırıyor. Buna karşı nasıl bir yol izlenebilir?

Deniz Albayrak Kaymak – Ruh sağlığımızı korumanın yolu nedir diyorsanız… Olanlardan ne çok kaçınarak ne de kafayı yalnızca ona takarak demek gerekir. Olanlardan güncel olarak haberdar olmamız şart, çünkü değişim büyük bir ivme kazandı. Ancak yalnızca izlersek edilginleşiyoruz. Oysa hem kendimiz hem de toplum için eyleme geçmek gerekli. Dönüşüm ancak böyle mümkün. Herkes ne kadar algılıyor ve ne kadar yapabiliyorsa, ama ipin bir ucundan tutmalı. Yani dayanışmak şart. Ruh sağlığı da beden sağlığı da toplumsal sağlık da ancak böyle sağlanabilir.

Adil Sarıbay – Gündemimizdeki olgu ne kadar büyükse o kadar büyük sebepler arama peşinde koşacağız, bu da komplo teorilerinin popülerliğini arttıran bir faktör olacak. Önemli psikolojik ihtiyaçlarımız giderilmedikçe, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarımız karşılanmadıkça komplo teorileri beslenecektir. Bilimsel bulguların topluma aktarılmasında zayıf kaldığımızı gözlemliyorum. Ülkemizde de medyada uzman olarak görülen kişilerin uzmanlıklarına yakışır şekilde davranmadığını görüyoruz. Sosyal medya daha vahim. Elimizdeki en iyi ilaç bireysel anlamda analitik düşüncedir. Öncelikle içgüdülere, dürtülere bakarak değil onları kontrol ederek mantık ve matematik gibi prensipleri net olan araçlar kullanarak düşünmeyi ön plana çıkarmalıyız. Örneğin, bir deneyde insanlara koronayla ilgili bazı haber başlıkları gösterilmeden önce koronayla alakasız bir başlık gösterilerek bunun doğruluğunu dikkatlice değerlendirmeleri isteniyor.  Hemen ertesinde insanların koronayla ilgili doğru ve yalan haberleri ayırt etmeleri daha kolay oluyor. Yani sosyal medyada karşılaşılan içeriği paylaşmadan önce gerçek mi değil mi sorusunu serpiştirmek gerçeği gerçek olmayandan ayırt etme konusunda ciddi bir kazanıma yol açıyor. Analitik düşünce dediğimiz şeyi aktive etmek o kadar zor değil. Yine de sistematik olarak bazı önlemler devreye sokulana kadar sosyal medyaya mesafeli kalmanın gereğine inanıyorum. Bunun akıl sağlığı açısından daha iyi olacağını da deneyimliyorum. Çünkü analitik düşünce aynı zaman daha çok zihinsel enerji gerektirir; yani her baktığınız haberin doğruluğunu teyit etmeye çalışmak da sizi yorar ve stres seviyenizi gereksiz yükseltir.

Uzlaşmayı öğrenmeliyiz

İzolasyon farklı yaş gruplarına göre bireylerin sosyal-psikolojik durumlarında ne gibi değişimlere yol açıyor? Örneğin bu tür ekstrem dönemlerde empati duygusuna sahip olan bireyler ve olmayanlar arasında ne gibi farklılıklar gözleniyor? 

Deniz Albayrak Kaymak – Yaş ve sosyal gereksinim arasında doğrusal olmayan bir ilişki var. Ergenlik ve erken yetişkinlikte arkadaşlarla sosyal etkileşim gereksinimi daha fazla. Erken ve ileri yaşlarda ise bu gereksinim daha az.

Özellikle anne babası oyun oynayabilen küçük çocuklar için bu yalıtlanma çok keyifli olabilir. Çok çocuklu ailelerde bu dönem fazla bir yoksunluğa yol açmayabilir. Evlat ve torunlarıyla birlikte yaşayan büyüklere bu durum iyi gelebilir. Ancak aynı evde tüm nüfus uzun süre yaşarsa çatışmalar tartışmalar da artabilir. Herkes evde yan komşular kavgayı hemen duyar.

Demek ki biraz makulsak uzlaşmayı öğreneceğiz.  Makul değilsek şiddet varsa, konunun adli ortamlara taşınma olasılığı ortaya çıkıyor. Yani arada sıkıştık.  Uzlaşmak için birbirimizi dinleyeceğiz. Dolayısıyla sözünü ettiğiniz eş duyumu geliştirme ortamı üst sınırda.

Evin gereksinimlerini karşılama yükümlülüğünü taşıyan yetişkinler için ise tüm aile nüfusunun sürekli evde kalması zorlayıcıdır. Hele aile bireyleri arasında iş bölümü yapılmıyorsa… İş bölümü de öğrenilebilir, tabii karşılıklı saygı ve sevgi varsa. Düşük gelirli ve günlük gelirle yaşayabilen aileler bu durumda en fazla gerginlik yaşayanlar olabilir. Zira bunca boğaz çalışmadan nasıl doyurulacak sorunu var.

Sosyal duyarlığı ya da gereksinimi düşük insanlar özellikle onları meşgul eden işleri varsa durumdan fazla etkilenmeyebilir, hatta odaklarını sürdürebilecekleri ortam varsa verimli dönem de geçirebilirler. Sosyal duyarlığı ve gereksinimi yüksek olanların ise bunalmamak için bilinçli olarak kendilerine bir düzen kurmaya yöneltmeleri gerekecektir.

Empatisi yüksek kişiler başkalarını korurken karanlık kişilikler umursamaz davranıyor

Adil Sarıbay – Ben empatiye dair bazı noktalara değinmek istiyorum. Öncelikle karanlık kişilik özellikleri şeklinde tanımlayabileceğimiz özellikler, örneğin psikopatlık, yani bencillik, dürtüsellik, diğer insanlara duyarsızlık, sağlıklı davranışların önüne geçiyor. Birçok insan daha zayıf ve daha riskli gruptaki insanları korumak yönünde mesajlara olumlu tepki verse de karanlık özellikli kişilerde bu mesajlar ters tepiyor. Koronavirüs özelinde bu konuya bakan bir çalışmaya da denk geldim. Bu çalışmada karanlık özellikli insanların kendilerini izole etmek için çaba harcamadıkları ortaya konulmuş. Aynı çalışmada fiziksel mesafe önerilerini dikkate almak ile duygusallık arasında da pozitif bir ilişki var. Duygusallığı yüksek olan insanların da kaygı ve korku hissetme seviyeleri ve empatileri daha yüksek. Empati konusunda yapılan başka araştırmalar da empatinin fiziksel mesafe korumak için temel bir motivasyon olduğunu gösteriyor. Yani empatisi yüksek olan kişiler başkalarını korumak adına fiziksel mesafeye dikkat ediyorlar. Karanlık özelliklere sahip insanlarda bunun tersi bir durum ortaya çıkıyor.

Sosyal açıdan diğer insanlara yakın olmak, insanların duygularını regüle etmesi ve kaygı durumlarıyla başa çıkmalarına yardımcı olur. Yalnız kalmak ve sosyal izolasyon stres etkisini arttırarak sadece akıl sağlığını değil bağışıklık sistemini de olumsuz etkiler. Yaşlılar bu konuda riskli bir grup. Fiziksel izolasyonun sosyal boyutları da yanına gelirse, iletişim teknolojilerini kullanmayı beceremezsek, koronanın etkisi yaşlılarda korona sonrası dönemde görülecektir. Sosyal yakınlığı koruyamayan yaşlıların, bilişsel olarak normalden daha hızlı bir gerileme yaşadıkları görülebilir. Belli teknolojik imkânları yaşlılara da ulaştırmalıyız.

Sadece yaşlılar değil gençler de riske maruz

Bu dönemde yaşlıların ayrımcılığa maruz kaldığı haberleriyle sıkça karşılaştık. Yaşlılar bu durumdan nasıl etkileniyorlar?

Deniz Albayrak Kaymak – Yaşlı nüfusa özellikle evde kalın denmesinin nedeni daha zayıf sağlık durumunda olma olasılığıyla ilintiliydi. Beden yaşlandıkça hasar artabiliyor. Yaşlılar virüse maruz kaldıklarında daha fazla zarar görebilir ve daha zor iyileşebilirlerdi. Ancak olasılık genellendi. Ve risk tüm yaşlılar için yüksek, tüm gençler için düşük şeklinde yorumlandı.

Birey yaşamı söz konusu olunca olasılıkların en geçerli ele alınışı bireysel düzeyde olur.   Nitekim gördük ki virüs gençlere de zarar verdi, ona yakalanan yaşlılar da iyileşebildi. İnsanları uyarırken yüksek sağlık risklerini kapsayıcı tanımlamak, belli gruplara özel tutmaktan kaçınmak gerekir. Bu yapılmış olsa gençler kendilerini daha az riske atabilirlerdi. Oysa riskten kaçınma gereğini sanki yalnızca yaşlıları korumak için gibi algıladılar. Hem en geçerli hem de en güvenilir olan ise, herkesin riskten kaçınması gereği idi.

Yaşlılara karşı özellikle sağlık hizmeti söz konusu olduğunda gözden çıkarılma durumu var. Hekimler kaynakları az olduğunda bireyselden ziyade ortalama durumlara göre karar verebiliyorlar. Demek ki sağlığa, tüm insanların nitelikli yaşamını desteklemeye daha fazla kaynak ayrılması lazım.

Yaşlılar gençlerden yaşlarına özel saygı bekliyorlar. Gençler de yaşlıları ayak bağı olarak görebiliyorlar. Yetişkinler ise yaşlıların artık bir kenara çekilmesini bekliyorlar, ancak başları sıkıştığında desteklerini alma koşuluyla. Demek ki gerçekte kimse yaşlıları gözden çıkaramıyor. Onlar baş tacımız.

Virüsten kaçınma amaçlı evde kalma sürecinde çalışmak durumunda olan, yalnız yaşayan, yakınları yanında olmayan, hasta ya da engelli oluşuna karşın çevreden desteği olmayan yaşlılar zor durumdalar. Onlar için sosyal destek sağlaması lazım devletlerin. Eskiden mahalle komşuluğu bu işlevi bir ölçüde görebiliyordu.

Adil Sarıbay – Korona özelinde yaşlılara ciddi ayrımcılıklar uygulandığı konusundan emin değilim çünkü sosyal medyada birkaç video çıksa da bizim geleneklerimizde yaşlılara değer verildiği biliniyor. Sağlıksız olan toplumlarda hayvanlar, çocuklar, yaşlılar gibi toplumun dezavantajlı üyelerine karşı olan davranışlarda sıkıntılar görülebilir ve bu sıkıntılar zor dönemlerde daha da artma eğiliminde olur. Bizim toplumun durumunu da bu açıdan değerlendirmek gerekir. Korona sonrasında belki bu konuda elimizde veri olabilir, daha sağlam düşünebiliriz.

Sürekli evde kalma halinin bireylerde yaratabileceği uzun vadeli sorunlar olabilir mi? Kitap okuma, film izleme, spor yapmak vb. önerilerle sıkça karşılaşıyoruz ancak bunları aynı mekânda uzun vadede devam ettirmek mümkün müdür?  

Deniz Albayrak Kaymak- Son cümledeki sorunuzun karşılığı zaten evet. İnsanlar cezaevinde hatta hücre hapsinde uzun süre yaşayabiliyor. Yalıtlanma bazı işlevlerde kayıplara yol açabilse de ruh sağlığını sarsıcı olsa da bu mümkün. Ancak bu kadar geniş çapta bir deneyimi daha önce yaşamadık. İnsanlar dayanıklıdır ve koşullara çabuk uyum sağlarlar.

Yeni yaşam düzenleri kurulacaktır. Temel gereksinimler karşılandığı sürece yaşam sürer. Sınırlı mekânlarda temiz hava ve hareket gereksinimini karşılamanın çeşitli yolları var, yenileri de bulunacaktır. Belki de bundan sonra okul ve işyerlerinde çok uzun saatler geçirmeden pekâlâ her şeyin yürüyebileceği algılanacak ve sokağa serbestçe çıkılabildiğinde sosyal düzen yeniden tanımlanmaya başlanacak.

Adil Sarıbay – Blaise Pascal’ın sevdiğim bir sözü var: “İnsanlığın bütün sorunları insanın tek başına bir odada oturamamasından kaynaklanır.” İnsanlar kendilerini sürekli eğlence gibi dikkat dağıtıcı unsurlara maruz bırakmazlarsa kendi varlıklarının yadsınamaz acı gerçekleriyle yüzleşirler anlamında söylemiş. Buradaki tartışma konularından bir tanesi de bu dönemde yapmak zorunda kalacağımız daha yavaş aktivitelerle ilgilidir. Kitap okuma gibi yavaş aktivitelere ne kadar hazır olduğumuzu sorgulamak lazım.  

İnsanın kendisiyle, beraber yaşadığı insanlarla baş başa kalmaya ne kadar hazır olduğu da göz önünde bulundurulması gereken bir konu. Kullanım kılavuzu olmadan hayatımıza giren teknolojilerle sürekli yenilik peşinde koşar hale geldik.  Salgın gibi dönemlerde yavaş aktivitelerin çoğumuz için zorlayıcı tarafları olacaktır. Ancak insanın bazı naiflikleri de ortaya çıkacak, aynı aktiviteyi tekrarlamanın sandığımız kadar olumsuzluk getirmediğini da fark edeceğiz. Şimdi internet erişimi oldukça yeni filmler keşfetmek gibi opsiyonumuz var ancak 10-20 sene önce olsa evdeki DVD’lerimize mahkûm kaldığımız bir dönemde olacak ve aynı filmleri tekrar tekrar izleyecektik.

“Boş kalmayın, üretken olun” önerisi riskli

Yine de işin ciddiyetine girecek olursa koronavirüs durumundan gelen verilere göre karantina uzadıkça insanlarda depresif semptomlar, kaygı semptomları ve sağlıksız davranışlar gösterme olasılığı giderek artıyor. Karantina uzadıkça sabırlar taşacak, dayanma gücü sınırlı olacak. Bürokratik açıdan karantinayı hafifletecek bazı yaratıcı yöntemler düşünmek gerekecek. O zamana kadar evde yapılabilecek faaliyetlere dair bazı öneriler verebiliriz. Psikolojide akış dediğimiz durum insanın benlik ve zaman hissinin biraz kaybolduğu tatlı bir zorlanma durumunu ifade eder. Bu akış yaratan aktivitelerin karantinanın psikolojik etkilerine karşı tampon görevi göreceğine dair bulgular var. Farkındalık zamanın geçişini daha doğrudan hissetmek durumunu getiriyor, böylece insanlar içinde bulundukları duyguları da net hissediyorlar. Ancak akış durumunda böyle bir şey söz konusu değil, o yüzden korona boyunca yaşayacağımız sıkılma durumuna karşı iyi gelebilir ve yoğun negatif duygulardan uzaklaşmakta işe yarayabilir. Akışa nasıl girileceği ise kişinin ilgi çekici bulduğu aktiviteleri keşfetmesine bağlı. Video oyunlar olabilir, çizim yapmak olabilir, müzik enstrümanı çalmak olabilir.

Afet durumlarında bir nebze normallik hissiyatının devam etmesinin hayata tutunmak için olumlu olduğunu görüyoruz.

Bölümümüzün krize müdahale deneyimi olan klinik psikoloğu Yasemin Sohtorik hocamız da kriz ve afetlerde, duruma karşı sürdürülen mücadeleye aktif katılan ve faydalı hisseden bireylerin daha iyi hissettiklerini gördüğünü belirtiyor.  Korona’daki zorlayıcı durum, fiziksel mesafe gerekliliği yüzünden bu yardımlaşmanın pek mümkün olmaması.  Diğer bir dezavantaj da şu: deprem ve terör olayları genelde hızlıca olup bitiyor ve iyileşme çabası hemen başlıyor.  Korona’da çok daha uzun süren bir belirsizlikle karşı karşıyayız ve belirsizlikle bu kadar uzun süre başa çıkmak gerçekten psikolojik açıdan en zorlayıcı durumlardan biri. 

Öte yandan “boş kalmayın, üretici olun, programlama öğrenin” gibi önerileri de dikkatle yapmak ve dikkatli değerlendirmek gerekiyor. Unutmamalıyız ki bazı insanların internete ulaşımı bile yok veya kısıtlı. Bu dönemde ilk etapta çevremizdeki insanlara üretken olun şeklinde tavsiyeler vermek yerine temel önceliğimiz fiziksel ve akıl sağlığını korumak olmalı. 

Toplumsal bir ortaklık zemini oluşmalı

Peki, toplumsal bilinç nedir; içinde yaşadığımız dönemde hijyen, temastan kaçınma, yardımlaşma vb. konulardaki toplumsal bilinç nasıl oluşur ve bu bilinç nasıl korunur?

Deniz Albayrak Kaymak – Dünyanın ve yaşamın kendimizle başlamadığı ve bitmeyeceği, varlıklara saygı duymamız gereği, kullandığımız her kaynak için yaşama katkı borcunda olduğumuz sorumluluğu ile yaşamak diye tanımlanabilir toplumsal bilinç. Mutlaka okul eğitimiyle olmasa da bu bilinç ancak kültür edinimiyle mümkün. Ne kadar erken yaşta başlasa o kadar derinleşebilir ama her yaşta edinilebilir. Mesele toplumsal düzenin bu bilinci ezici değil, tersine pekiştirecek şekilde yapılanmış olması.

Adil Sarıbay – Toplum olmak sadece bu dönemlerde hatırladığımız bir şey gibi geliyor. Öncelikle uzmana, veriye, bilime, prensibe, akla değer vermeyi öğrenmeliyiz. Uzmanların verdiği toplum yararına olacak önerileri uygulamak gerekiyor. Paylaşılan bir kimlik anlayışı olması lazım. Panik yüzünden maske satın almak veya bu maskeleri sağlık çalışanlarının da ihtiyacını gözeterek satın almak veya bencil davranışlar sebebiyle başka insanların hayatını riske atmak konularını değerlendirmek lazım. Paylaşılan ortaklık hissini ve bir nevi hep birlikte bir savaşta olduğumuz hissini topluma yaymalıyız. Doğru davranış gösteren insanların daha fazla konuşulması, örnek davranışların norm hale gelmesi için politikacıların veya ünlülerin mesaj vermesi gibi bazı adımlar atılabilir. Özellikle risk altındaki gruplardan başlayarak toplumun tüm kesimlerinin ihtiyaçlarının görünür kılınması ve karar sürecine katılabilmeleri de toplumda ortaklık zeminin yaratılmasını sağlayacak adımlardan birisidir.

“Irkçılığa karşı mesaj tüm dünyanın ortak bir savaş verdiği biçiminde olmalı”

Koronavirüs salgınının ilk günlerinde Çin’in virüsün başladığı ülke olmasından dolayı Asyalılara yönelik ırkçılık örnekleriyle karşılaşmıştık. Irkçılık bu gibi kriz anlarında oluşan söylemler için nasıl bir rol üstleniyor? Bu durumun salgın bittikten sonra etkileri devam edebilir mi?  

Deniz Albayrak Kaymak – Kriz bir yerden çıkacaktı, zira özellikle yaban hayvanlarına yaşam yeri bırakmadık. İstila ediyoruz ormanları, yabanıl tüm bölgeleri. Daha fazla ve kolay kâr amacıyla, sonrasını düşünmeden. Sorun Çin’den çıkınca ve vahşi hayvan pazarı haberleri yaygınlaşınca onların “mide bulandırıcı” yeme alışkanlıklarına takıldık. Düşünülmedi ki burası o alışkanlıklarıyla var olmuş kadim bir kültür. Düşünülmedi ki biz neleri yanlış yapıyoruz. Malum “ötekileştirme” ile suçlamaya ve kolayca rahatlamaya geçildi. Irkçılık zaten bu ortalama insanın düşünme süreçleriyle beslenip varlığını sürdürebiliyor. Salgın sonrası etkiler hafiflese de bu kolaycı düşünce var oldukça ırkçılık da var olacaktır. Çözüm sırrı akılcı ve sorumlu düşüncede.

Adil Sarıbay – Salgın bittikten sonra ne olur ne olmaz söylemek çok zor. Kronik ve karmaşık tehditlerin olduğu dönemler otoriterleşmeyi bunun yanında da bir günah keçisi aramayı besliyor. Irkçılık aslında bu arayışın bir sonucu. Asyalılara çeşitli saldırıların gerçekleştiğini biliyoruz. Analitik düşünceyi kullanarak sapla samanı ayırmaya özen gösterilse aslında Londra’da okuyan bir Singapurlu öğrencinin koronavirüsün sebebi olmadığı ortada.

Komplo teorisi üretmek de günah keçisi aramaya benzer, komplo teorilerinde de paranoyayı besleyen kötü aktörler vardır, yani orada da bir suçlu arayışı vardır. Irkçılıkla beraber değerlendirebileceğimiz bir diğer nokta ise tiksinti. Tiksinti duygusu ahlaki bazı içgüdülerin temelini oluşturuyor, insanlara karşı güvensizlik olarak da yansıyor ve algılarımıza genel bir etkisi olabiliyor. Uluslararası yardımlaşma örneklerinin medyada paylaşılması ve insanlık üst kimliğini vurgulamak bu sorunları bir nebze hafifletecektir. İnsanlar bu durumda kategorik düşünmekle beraber kimlerin işbirliği yaptığına daha çok dikkat ederler. Yani tüm ülkelerin hep birlikte bir savaş verdiğini vurgulamak ırkçılık gibi sorunlara tampon görevi görecektir.

Umutsuzluğa kapılmak yerine yaşamı korumayı seçmek

Koronavirüs sonrası dünyayı hangi kavramlarla tanımlardınız?

Deniz Albayrak Kaymak – Virüs gözle görülemeyecek kadar küçük bir oluşum olarak, kendisini diğer tüm varlıklardan üstün sanan insanı nasıl alt edeceğini gösterdi. Herkes ona yakalanabildi ama tabii toplumsal eşitsizlik yoksulu daha çok kırdı. En “varlıklı” ülkelerin bütünüyle içlerine kapanıp yalnızca kendini korumaya geçeceğini gösterdi. Gerçekte yalnızca kendini korumak mümkün olmasa da ve bu kapanma herkesin sonunu getirecek de olsa. Çetin Altan “sahip olmayı değil var olmayı, yani varlıklı olmayı değil anlamla varoluşu seçin” derdi gençlere. Ne kadar övünsek de yaşamı yoktan var edemiyoruz, ölüyü diriltemiyoruz. Yapamayacağımızı yıkmaya hakkımız yok. Mademki varlar biz anlamını görmesek de bir yerleri olmalı deme tevazusu gerekiyor. Her canlı yaşamı çok değerli. Arayışınızda kendinize başka bir anlam bulamıyorsanız, umutsuzluğa kapılmak yerine yaşamı korumayı seçin. Ama akılcı olun, yalnızca kendi yaşamınızı korumanız mümkün değil. Kendimizi tüm yaşamı korumaya adamakta saklı çaremiz.

Artık dünya ekonomileri büyümeyi değil, parçası olduğumuz doğayla uyum içinde sürdürülebilir bir düzen kurmayı kendisine hedef almalı. Kolay yolla gereğinden çok fazlasına sahip olan ve asla doymayacağı anlaşılan bir avuç tekelin eline bırakılmayacak kadar değerli yaşam. Ona bu değeri vermiyorsak soyumuz tükenmeyi hak ediyor demektir.

Çin’in seçimleri, İran’ın hareketleri hepimizin hayatını etkiliyor

Adil Sarıbay – Salgın sonrasında bizi neyi beklediğine dair bir şey söylemek zor ama politik açıdan bakacak olursak salgın sonrasında neoliberal sistemde devletler ve onları kontrol eden ulus-aşırı ekonomik güçler zayıflayan güçlerini geri kazanmak için sert müdahalelerde bulunabilirler. Bireyler de psikolojilerinin zayıflığı ölçüsünde günah keçisi arayıp komplo teorilerine sığınmaya devam edeceklerdir. Öte yandan esnek davranma kapasitemizin zayıf olduğunu düşünüyorum. Örneğin, bu dönemde öğrencilerin genellikle sağlık, güvenlik konuları üzerinden değil not sistemi değişiklikleri konuları için bizlerle iletişime geçtiklerini gözlemliyorum. Dertlerini anlamakla beraber bu durumu sıkışmış bireylerin kaygılarını ifade etme çabası olarak görüyorum; bu da dünyadaki gerçek meselelerle temas kurma kapasitesini kaybetmiş bireyler konusunda beni düşündürtüyor.

Son olarak önümüzdeki günlere dair umutlarımı paylaşmak makul olacak. Taze gözlerle dünyaya bakabilen gençlerin tarih bilincini de işin içine katarak asıl meselelerle daha iyi temas kurabilecekleri, bu çabaya imkân ve destek veren bir dünyaya girmemizi umuyorum. Polarizasyon ve kamplaşma üzerinden değil, net bir şekilde önümüzdeki iklim krizinin de öne koyduğu gibi insanlık olarak hepimizin aynı gemide olduğunu unutmamalıyız.

Çin’in seçimleri, İran’ın hareketleri hepimizin hayatını etkiliyor, artık öyle bir dünyada yaşıyoruz. Hiçbir insan topluluğu bir diğerinden bağımsız değil, bunun üzerinden ortak kimliğimizi düşünerek ve hissederek önümüze gelecek diğer risk ve tehditlere farklı davranmamızı umardım. Koronavirüse hazırlıksız yakalanmış gibi hissettik ama böyle gidersek çok hazırlıksız yakalanacağımız bir başka sorun olan iklim kriziyle karşı karşıyayız. İnsanlık yine seçimini yapacak ve ona göre sonuçlarını yaşayacak.

Kaynak: https://haberler.boun.edu.tr/tr/haber/insanlik-bu-krizde-ayni-gemide

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın